1 Şubat 2012 Çarşamba

Gül Yazısı

Bir tebessüm yakaladım çehresinden. Bütün gülleri açtı sandım bahçesinin. Benim oldu dünya. Her bakışta yenilendi tüm sonradan var olanlar. Bu sarhoş edici duygu ve zıpkın gibi düşünce tanıdıktı. Yaratılış böyleydi zira. Önce kelime vardı. Sonra kelime yok oldu. Kelimeden de önce yaratılan bir şey vardı ki ona verilen isim bütün dinlerde aynıydı.

Bir tebessüm, bazen içinde bir dünyayı saklardı da, dünya birinin olsa neye yarardı. O, arkasından koşulsa sürekli kaçacak olandı. Bırakalım da dünya kimin olursa olsundu. Bizler yol yorgunuyduk. Hem büyük yolculuktan geriye kalan hüzünle baş başaydık. Bir gül dalının dibine düşen gül yaprağını alıp ona dokunmak bizi heyecanlandırmaya yeterdi.

Heyecanın zamana yenik düştüğü anda bütün devreleri yaktı yakınlığı. Işık girmesin diye sıkıca yumulu gözlerin önünde belirdi silueti. Gözler yorgundu, gözler uykulu. O gözlerle gördük gülün pembesini, vicdanın akını, sevincin bin türlüsünü. Hem şahidi olduk, hem sanığı aynı davanın...

Kendi mevsiminin baharında yaşayan bir gül iken aslı, şimdi dalından düşer gibi gözlerimizin önüne düşüyor gülsuna. Bir gül yazısı içinde kendini epey hissettirip, gerisin geri, terk ettiği kapıdan yavaşça süzülerek içeri giriyor. 

Kabule dilim varmıyor, inkâra gönül razı değil. Yakınlık; çilesi çekilesi hüzün. Burnum sızım sızım. Bir arşından fazla değildi arası. Gül kokusuna boyandım. Bir gülün hatırına binlercesinin göçünü anımsadım. Perdesi sıyrıldı gözlerimin. Kapattım gözlerimi. Perdenin ötesini tahayyül ettim. Gün görmeden henüz gülü gördüm. Gülü resmettim. Hayret ettim. Bir gül resminin güzelliğine takılı kaldı gözlerim. Gül kokusu başımı döndürdü...
Cennetin, senin, nasıldı Allah’ım? Ya bunun da ötesinde cemalin…

1 Eylül 2011 Perşembe

Perili şehirden geride kalanlar


Bu köşe kış köşesi. Ağustos aylarından birindeyim. Hava buz. İçim yangın yeri. Henüz bir iki saat geçti. Teması “ayrılık” şiirlerin. Hüznün kapı eşiğindeyim. Kaybolmuşum. Bin bir türlü hikâyenin içindeyim. Bulutların üstünde, yerin dibindeyim. İçimden yazmak geliyor. İçin için ağlamak geliyor. Kendimi susturamıyorum. Hayallerin birinden diğerine kapılar açılıyor. Kendimi tutamıyorum. Bırakıyorum perili şehrin boşluğuna. Bunca güzel olmuyor hiçbir şey ve yine üşüyorum ayrılığı düşündükçe.

Sıkıca kapatıyorum gözlerimi, o yere düşen gözleri hayal ettikçe ki, yeminle seni bana unutturacaklar. O hayal perdesi gözlerimin önünden yavaşça çekilirken siluetin bir nokta bir hat kalıncaya dek bu kavgamız sürecek. Sonra her şey unutulacak ve unutulmanın dayanılmaz hafifliğinde yaşayacağız iki bilinmeyenli bir denklem olarak.

İklimlerin birindeyim. Burada yiğitler harman olur. İlk kez bir okyanusun bunca horlandığına şahit oluyorum. Bunca bulut gözlerin içine işlerken nasıl da terk etmiş yağmurlar bu şehri. Deniz avuçlamış şehri; ne ki şehrin damarları çöl kurusu.

Vakit kaybetmeden hatıraları işle defterine ey bu şehrin yolcusu. Yüzündeki kırık tebessümü yaz. Gamzelerin dilinden dökülen incileri başlık yap kitabına. Anlat bir gülün hatırına çölde kalanları, bir öfkeyle şehirden göçenleri. Bir otel odasının soğukluğunda kederden ölenleri yaz. Güneşin battığı son noktada, bir ebru resminin içinde yeniden doğan güneşleri hatırlat. Fırçadan damlayan mürekkeplerin, suyun üzerine işlediği sanatı satırlarında göster. Göster ki karanlığa aşina gözler, aşk kabilinden süzülüp giren bir ışıkla aydınlansın.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Muhabir Günlüğünden Kayıtlar

‘KAHVE DAVETINE TUTUKLAMA’ BREZILYA’DA GENIŞ YANKI BULDU

SAO PAULO (CİHAN) - Brezilya’da görev yapan bir muhabir, Türkiye’de katıldığı eğitim seminerinde rastladığı gazeteci adayını Brezilya’ya kahve içmeye davet etti. Polise gelen ihbar üzerine gözaltına alınan muhabir, suçunu itiraf etmesi üzerine tutuklandı. Brezilya basınına da yansıyan yasadışı davet ve tutuklama haberi, muhabirin ülkesinde şok etkisi yaptı.

Brezilyalı muhabir, neden böyle bir işe giriştiği sorusuna “Artan ilgim üzerine facebook’ta yaptığım araştırmada şahısla ortak bir arkadaşımız olduğunu fark ettim. Kendisiyle ilgiliyim ama bu konuda bilgili değilim. Kahve içerken konuşabilirdik.” şeklinde cevap verdi.

Tutuklu yargılanmak üzere adliyeye sevk edilen muhabir, “bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözünden yola çıkarak, Türkçe dilinde “gelin tanış olalım” diye muhatabına seslendi.

İsminin E.D. olduğu tespit edilen şahsın halen daveti kabul edip etmeyeceği Brezilya’da merakla bekleniyor.

'TUTUKLU MUHABİR' OLAYINDA FLAŞ TAHLİYE

ANKARA (CİHAN) - Bir süre önce Türkiye'de katıldığı bir eğitim programında tanıştığı gazeteci adayına yönelttiği kahve daveti ve tutuklama haberiyle gündeme gelen 'Brezilyalı muhabir', çıkarıldığı mahkemece serbest bırakıldı. 

Savunmasında 'gönül muhabbet ister, kahve bahane' diyen gazetecinin suç kastı olmadığı ortaya çıktı. Duruşma sonunda hâkimler, tutuklunun tahliyesine ve ülkesine 'sükûnet' içinde dönmesine karar verdi. 

Salıverilen gazeteci, adliye çıkışı yaptığı açıklamada yeni iddialar ortaya attı. 'Beni susturmaya çalışıyorlar. Ülkeme 'sükûnet' içinde dönmeyi reddediyorum. Sonuna kadar hakkımı savunacağım. Vicdanıma ve ilahi adalete güveniyorum. Şimdi konuşursam herkes yanar. İlerleyen günlerde bütün bildiklerimi yayınlayacağım.' diyerek kamuoyunu blog adresine yönlendirdi.

Ajansımızın ulaştığı gazeteci adayı ise kendisine yöneltilen sorulara 'Bana yapılan daveti reddettim. Olayın şahsımla doğrudan bir ilişkisi yoktur. Muhabire, kahve ve deniz kokulu ülkesinde mutlu bir hayat sürmesini diliyorum.' şeklinde cevap verdi.

'SÜKÛNET, DİLSİZ TERCÜMAN OLMAKTIR'

İSTANBUL (CİHAN) - Kamuoyunda 'tutuklu muhabir' olarak bilinen Brezilyalı gazeteciden beklenen ilk açıklama geldi. Blogunda yayınladığı 'Sükûnet - Dilsiz Mütercim Olmak' başlıklı yazısında sükûnetin dilsiz bir mütercim olmakla aynı anlama geldiğini ifade etti.

Bir süre önce Türkiye'de yargılanan ve hakkında tahliye kararı çıkan gazeteci, salıverilmesinin ardından yaptığı basın açıklamasında ilerleyen günlerde kamuoyunu aydınlatacak bilgiler vereceğini söylemişti. Yayınladığı ilk bildiri için şu değerlendirmede bulundu: ‘Hakkımda verilen tahliye ve sükûnet kararı aslında bir cezadır. Yargı, beni sessizliğe hapsetmiştir. Bir gazeteci olarak doğru bildiğim şeyleri söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum. Sükûnet asla bir beraat değildir. Duygu, düşünce ve sözlerimin arkasındayım.'

Sükûnetin ne anlama geldiğini açıklayan yazının kamuoyunda nasıl bir tepkiye yol açacağı henüz bilinmiyor.

Bela'ya Mesajlar

-TEŞEKKÜR MESAJI-

Merhabalar,

Kilim gibi kalemin dilinden de ancak anlayan okuyor. Kalemin mürekkebi denizden. Deniz ki kalbe dolmayan göze sığmayan bir şişeye girmeyen sevgili. O şimdilerde yaşadığını hisseden, saadet dolu ve öylesine yorgun..

Teşekkürünüze müteşekkirim. Bir resim bir isim bir anı kalmasın sizden geriye. Kendinizi hiç yokmuş gibi de sayabilirsiniz. Neye yarar ki? Yağmur ülkesinde bütün denizler kuruyacak. Ne olurdu henüz vakit varken deniz olup dalgalarınızı içime boşaltsaydınız, öyle akıp gitmeseydiniz bir yaşam serüveni gibi.

Yine de teşekkürler.

-KANDİL MESAJI-

Merhabalar,

Galiba beni çok ciddiye aldınız, ya da hiç ciddiye almadınız. Ama olsun bir önemi yok. Birkaç günlüğüne de olsa şair günlüğüme başka bir dünyadan gelen hisleri işlememe vesile oldunuz.

Arsızlığımı kabul ediyor, bunun için sizden özür diliyor, muhtemelen geri dönüşüm kutusuna gidecek mesajıma, sorularıma, sesime karşı sessiz kalmayı tercih ettiğiniz için sizi sonuna kadar protesto ediyorum.

Sizden geriye bir bakış, bir tebessüm ve isminiz kaldı. Issız bir adaya giden vapurun yolcusu olsaydım giderken yanımda götüreceğim üç şeyin bunlar olması muhtemeldi. Ne yazık ki türbülansa girmiş bir Anka kuşu gibi hissettiğim şu günlerde isminiz müstesna bakiyesini size iade ediyorum.

Istemeseniz de, artık istemesem de isminizin her dilde 3. tekil şahıs zamirine tekabül edecek oluşu - cümleye isminizi zikrettirecek her seferinde. Bir süre sonra dinleyiciler de buna alışacak ve herşey yine herşeye benzeyecek. Zaten fani dünyada sonsuza kadar yaşayan ne var ki?

Hayırlı kandiller...

-HOŞÇAKAL MESAJI-

Merhabalar,

Önce sükunetin dilinden birkaç kelam. Yani rüyaların gerçeklerden daha tercih edilir olduğu bir dünya. Hani bir sahnede yaşanan aşkların ve ölümlerin bir haber bültenine konu olanlardan daha etkileyici olması hali. İyi bir okuyucu, dinleyici ya da dikkatli bir seyirci olma ama katiyen yaşamaktan uzak durma durumu.

Sonrasında yakınlık ve uzaklıktan söz edecek oldum. Bu bir tercih meselesiydi en başında. Hem sonuçta göreceli şeydi bunlar. Mesela Allah, kuluna en yakın olandı. Adem (as) Havva'ya (as), Havva (as) elmaya yakındı. Yazdığı mektuplarla Kafka Milena'yı odasında misafir ederken Milena, işine ve eşine sadık kalmak kaydıyla ona yakınlaşmayı tercih ediyordu. Bunları size neden söylüyorsam..

Sonra hayallerin dilinden bir iki satır. Uçmak için tek yapılması gereken uçmayı dilemektir. Bir dünya kurulur; içinde ülkelerin ismini tayin etmek düşgezgininin dileğincedir. Suyun rengine istediğini yakıştırır, kimi gönlünden geçirmişse onu sultan eder sarayına. Bütün çiçekler gül kokulu olabilir belki ama rüya biter. Uykusundan uyanır gezgin ve ağzında acı tuz tadı kalır rüyadan geriye.

Şu kutucukta size yazabileceğim harflerin adedi bile sayılı iken içinde yaşama sevinci olan sözcüklerle dolsun isterdim. Ne var ki Ramazan dışında paylaşılacak bir sevinç bulamadım kendimde. Daha yağmurun ülkesine gitmeden denizlerin kuruduğuna şahit olun istedim.

Hoşçakalın.

10 Temmuz 2011 Pazar

SUKUNET - DILSIZ MUTERCIM OLMAK

Neresinden tutsak elimizde kalıyor dünya
Yabancısıyız bu yerlerin
Yanıpta söndüğümüz şehir mi burası?
Nerede aşina olduğumuz ayak sesleri?
Ozanları vardı bu şehrin
Bizi terk mi ettiler?
Her yüzde aynı çizgi
Sükut, endişe, hüzün...
Sessiz sedasız gitmeler
Tokmakları vurulmuyor kapıların
Lal oldu, sustu şehir
Ne çok gürültü var şimdi
Ne çok sessizlik
Sukuta mı erdik yoksa?
Hani nerede çocuk sesleri?

Bir kemanın susmasıdır sükunet. Bir bebeğin ağlamayı unutmasıdır. Dalga sesleriyle uyanamamaktır deniz kokulu şehirlerde. Hayatı bir aritmiğe bağlayıp yaşama alışkanlığı edinmektir. Yaşadığını iliklerinde duyan biri için sukunet, dilsiz mütercimi olmaktır çağıldayan hislerinin.

Dönen tekerin sesini işitememektir. Canı burnuna gelmiş taksi şöförünün kornaya yüklenişine aldırış etmemektir. Martıların çılgın çığlıklarına kulak tıkamaktır. Yok saymaktır kim bilir hangi limandan kalkıp boğazdan geçen hüzün yüklü gemilerin düdüklerini. Seyircisiz, tezahüratsız 'kendi aramızda' oynanan bir futbol maçıdır. Bir assolistin alkışsız, ıslıksız, ritimsiz boş sandalyelere söylemesidir şarkılarını. Sukunet, rüzgarın uğultusuna, derenin şırıltısına ateşin çıtırtısına kapılıp aşk şiirleri yazamamaktır.

Ezan seslerinden mahrum olmaktır bir gurbet diyarında. Bir ramazan gecesi davulcunun tokmak vuruşuna, mani tutturuşuna şahit olamamaktır. Kınası yakılan gelinin kına türkülerine, damadın er meydanında kaşık dövülmesine yabancı kalışıdır. Gök gürlemesinin ne tende ne canda bir ürperti hasıl etmeyişidir. Eşref saatinde peyda olan bir sivrisineğin kulak tırmalayan vızıltısına can sıkmamaktır. Şakır şakır boşalan rahmet damlalarına Allah'ım el açıp şükür duaları mırıldanamayıştır.

Ah sevgiliden gelen bir selam sözcüğüne kalbin tık etmeyişidir. Bir pazar yerinde amanda Ayşe Kadın fasulyenin namını şanını dillendiremeyiştir. Bir işportacının vitrin diye serdiği çadır beziyle yetinmesidir. Ah o canım bülbüllerin gül yerine dut ağacına tünemesidir.

İzbeye gelen bir dervişin günbatımında hücresine bağdaş kurup -dışarıda kızıl kıyametin yangını süredursun o kendi derdinde- tesbihine sarılmasıdır. Bunca kalabalık, Ademin çocuklarının sessiz sinema oynarcasına tükettiği bir günün güneşini içlerinde öğütmesidir. Ümit yolcusunun korkuya yenik düşüp aşk tellallığından sükuta mübtela oluşudur.

Neresinden tutsak elimizde kalır şu dünyada siz söyleyin, dalga sesleriyle yaşayan birine sükunet ağır bir ceza değil midir?

9 Temmuz 2011 Cumartesi

SESSİZLİK SONRASI KONUŞMA BAYRAMI

Bu ritme aşinalığımız evvelden. Bahar renkleri daha olgun, alabildiğine koyu bu günlerde. Sevincim, yılların yıllara devrettiği yükten kurtulmanın hafifliği. Hislerim, bunca yıl sonra ümitle yeşeren günlere en yakın olanı. Şimdi, arınma dilemek için en uygun mevsim. Tomurcuğun meyveye dönüşmesi için dualara sarılma vakti.

Aynı heyecanı yaşayadursun Cennet Mahallesi sakinleri. nereden başlanacağı bilinmeyen anların birinde, kalabalıklar içinde gözlerine kayıyor yorgun gözlerim. Kavgayla dolu bir dünya akıp giderken beyaz bayrak gibi dalgalanan suretini buluyorum önümde. 'Selam' diyorum. Selam alanına düşüyorum yeniden. İçimde yıllardır biriken yalnızlık korkusu. Önemi kalmıyor yine hiçbir şeyin. Bu kez gönül yanmaya, kalem bu yangını yazmaya razı.

Sessizlik sonrası gürültünün yoğunluğundan bahsedecek oluyorum. Sonra susuyorum yeniden. Şimdi başka şeylerden bahsetmenin vaktidir. Ellere bulaşan fesleğen kokusundan, bir martının yuvasına dönüşünden, denizlerin köpüren dalgalarından örneğin. Şimdi bir oruç mevsimini tamamlamışçasına bir koltuğa kurulup rahmet ve saadetin içiçeliğini duyma vakti. Rüyalardan sıyrılıp gerçek yaşama uyanma vakti. Cemre olup toprağa düşene 'hoşgeldin' deme vakti.

1 Temmuz 2011 Cuma

Seyyah’tan Haber Var

Seyyahın gözleri kapanmaya meyilli. Torbacıkları demirden örme gözkapaklarının. Henüz yedi yaşında bir çocuk suretinde hisleri. Çoktan altmışını devirmiş, sırtında kamburunu eğirmiş, ölümü bekler vaziyette duruşu. Bakışları gurubu gözler, aynı cihetin müptelası. Ayakları topuğuna dek mayasıl. Damarlarında genişleme, dişlerinde haddini aşmış çürükler.

Bunca cüzzamlı söze yitiğin ardından kahrolmak diyelim. Ne fark eder? Ha bekleyişin umuda galebesi olmuş ha gözlerine başka hayal girmiş. Giderek eskiyen bir bedene hapsolma düşüncesine başkaldırı diyelim. Ya da kestirip atalım Azrail’e tafra diye.

Yok. Hem sanki hiç var olmamışçasına. O yol ki yolcusu kendi isminden habersiz. Oturduğu iskemleden rahatsız, baktığı aynaya düşen suretinden hoşnutsuz, kederden deli divane. Diyelim ki kendiyle yaka paça. Adı sakat olmasın, ne çıkar? “Fiziksel engel taşıyıcısı” diyelim ki. Bize malum olanı şu kadarı diyelim.  Varsayalım yalnız hisleri dağınık.

Dursun şu dünya! Hani yamyam küresi dedikleri. Her taklası seyyahta bir baş dönmesi. Her adımı dizlerinde dinmeyen sızı. Her yutkunuşu mide spazmı. Yokuşu dik, yolunun üzeri diken, yüzü katran karası, sırtı gönül yarası. 

Seyyahtan  gelen son haber… Bu kez seyyahı bir epilepsi nöbetinde kaybettik. Masalların birinde cansız bedenini toprağa verdik.

Bunca sözün özü, aşk neden her gece şehri yeniden terk eder ki?

18 Nisan 2010 Pazar

Söğüdün Gölgesi

Söğüdün gölgesindeyim. Hava buz. Göz çukurlarımdan okuyabilirsiniz geceyi. Susuyorum. Hem çılgınca. Rüyalarım başka başka. Ne de kötü bir düşgezginiyim.

29 Mart 2010 Pazartesi

Sel

Altında çatılar uyurken
Üstünde aşina yıldızları yansıtan,

Büsbütün şehirler vardır Çin'de
Parlak sularla dolu, halkları olmayan içinde.

Gündüzleri turistler,
Yeraltına indirirler solgun bedenlerini

Balıklarla renk değiştiren
Şu harabeleri görmek için.

Evvelinden tasarlanmış bir Atlantis
Hendek ve hücrelerden örme.

İçini yağmurlar doldurmuş
bir mektep binası.

Aileler keşfin büyüsüne kapılıp dalarlar:
Dört sütunlu yatak

ve taşınamayacak büyüklükte
bir Buda Heykeli.

Bir kadın
Sanki perdeleri aralarmış gibi

Elleriyle dipleri yoklar,
Kendi yansımasında duraklar.

Kırık bir aynada
Öylece

İkiye bölünmüş mavi yüzünü
ve cansız saçlarını görür.

Jennifer K. Sweeney
Çeviren: Deniz Yaşar

Ekmek ve Müzikle Yaşamak

Fırtınaya karşı koyma!
O rüzgârdan giyotinle, buzdan oklarla gelse de
Bırak gelsin.
Adaçayı kokan ellerine al buğdayı
Kasvetli duyguları da sal gitsin.
Bir parça müzik Ravel’den. Biraz fındık.
Öfkenden ekle biraz,
Başaktan kalan bir tutamı.
Dünyayı tartan ellerindir,
Tuz ve tartının kimyasını,
Karanfil tomurcuğunun uğultusunu.
Beden tüm boşlukları doldurmak isterken,
Gün boşlukları tamamlar.
Ve şarkı mayasıdır
Ateşe sürülen hayatının,
İşletsin diye yavaş büyüsünü.
Süt bardağının şarkısı.
Kepeğin şarkısı.
O şey kendini bir nimet gibi sunar.
Şu boz topraklar mahlûkatı besler.
Bedenin geriye kalan isteklerini karşılar,
Ne gömsen toprağa göğsünde bitirir hepsini.

Jennifer K. Sweeney
Çeviren: Deniz Yaşar

Kanatsız Melek

Köpüklü dalgalar işleyen asmalı kanaviçe
Mavi yorgunu denizin en beyaz martısı
Hem hiç ürkmemiş bir kelebek gibi
Aynı çiçekte otlayan yabanıl arılarla iç içe
Karanlığı delmekmiş suçu talihsizin;
Yeryüzüne sürgün edilmiş yıldızı gökyüzünün
İlk gençlik avlusundan toplayıp
Yollara birer birer döktüğüm
Cebimde kalan son çakıl

Aşkın üç halini deviren kalbin yortusu;
İlkinde hiçbir şey bilmez
Ortasında bilse de anlatmaz
Sonunda anlatır da kimseler anlamaz
Ve bembeyaz bir sükût kalır geriye
Yaşamdan süzülen anlamlara yakıştırdığı isimler
Nedense hep ya deniz kokar ya özlem
İkiz gülücükler dağıtan bir çocuk okunur yüzünden
Ağlaşır melekler; zira masumun rüyasıdır bu
Rüyasında beni izleyen birini o uyurken izliyorum
Sanki el çırpsam uçuverecek bir martı

Karanlık bir denizde yaşayan denizyıldızı
Işığı gözlerimi köreltecek
Bırak beni karaltına saklanayım
Sıcağı hücrelerimi yakacak
Bırak beni kar altına üşüyeyim
Yükseklerden uçma çocuk!
Kendini martılarla bir tutma
Onlar uçar da
Ah senin kanatların yok

23 Mart 2010 Salı

kıpırdanış

bu şarkı alsın götürsün bizi afrika kıyılarına.. dalga olup vuralım altına dünyanın, yerinden oynasın, kıpırdanış dileyelim ölüsüne, toprağına...

18 Mart 2010 Perşembe

kendini kendine konuşturmak

Sen yoladur saçlarını.
Çoktan anlamını yitirdi papatyalar.
Doğrult silahı başına.
Yayı fırlamış bak tetiğin.
Evetlerin hayırların boşuna;
tık tık tık...

15 Mart 2010 Pazartesi

Dalga Sesleriyle Yaşamak

Başka bir dilde konuşmak ne kadar soğuk. Çeviri cümlelerle konuşuyor olmak ne de sıkıcı. Hiç kullanılmamış kelimelerim olsun isterdim. Yeni anlamlara karışmak, yeni sözcüklerle hitap edecek olmanın heyecanını yaşamak isterdim. Sorular sormak, ne kendime ne bir başkasına sorulmamış. Alıntısız, öznesiz konuşmak. Yüklemin yükünü hafifletmek. Sonunu düşünmeden, hesaplamadan konuşmak.

Aşktan bahsediyordu son izlediğim televizyon programı. Hani şu çölün ortasında yitirdiğimiz bineğimizden. Yalnız süren yolculuğumuzda istemesek te nefes alışımız devam etmekte. Oysa ayaklarımıza bulaşan çamurdan hayıflanmadık hiç. Yitiğimize ağladık, gözlerimizin önünden siluetini eksik etmedik. Gün oldu neredeyse gidenin gittiği yerden geri döneceğine inancımız kalmadı da ardından ahlar çekmeyi dindiremedik. Bu soğukluk evrenin yüzünü değiştirdi. Bizim yüzümüzde halen o şaşkınlığın ifadesi…

Sonunun nereye varacağı bilinmez bir cümledir Gülsuna. Çıplak gözle görsem de resmini çizemediğimdir. Bırakıp gittiği günden beri ne vakit aklıma gelse hakkında paniğe kapıldığımdır. Varlığı hislerime hisler katan, parmak uçlarına kadar hücrelerimi hassaslaştıran, ağlatan, aldatan, anlatandır. Yokluğu nefesimi sıklaştıran, göğüs kafesimi daraltan, midemden başlayıp yukarılara tırmanan bir ağrı, hislere vurulmuş bir kelepçedir. Bu anı ne zaman yaşasam susmak, gözlerimi kapatmak ve bütün devrelerimi yakmak isterim. Bir virüs, hem ölümcül mü ne? İçime damla damla zehir akıtan, bıçağımı tenine sürte sürte körelten, bir ölmez, bir kaçmaz bir tutulmaz gölge. Kahkaham da bir çığlığım da. İkisi de yolunda yürümez, denizi göremez, yatağında boğulur yokluğunda.

Unutuyor, hatırlıyorum. Unutup unutup sonra hatırlıyorum yeniden. Hatırladıkça ileriye, unuttukça geriye gidiyorum. Bu yüzden halen bırakıp gittiğin yerdeyim. Yer aşındı, ayaklarımda nasırlar, adımlarım sayılmaz. Araf’ım, iç çekişim, hesapsızlığım, Gülsunam. Şimdi değilse ne zaman?

Bir gecede yazılanı silmeye bir ömür yetmeyecek anlaşılan. Birbirine ulayıp gerisin geri sarıyorum günleri. İşte dün; kendisi anın değişkenliğine emare. Hipnoz çemberi gözlerin içine bakıp yangından arta kalan külleri savuruyorum olduğum yere. Olmak diyorum, hatıralarında gül bahçeleri yeşertenlerin sözü. Bu sözü ödün/ç/alıyorum. Sözleri çalınanın dudaklarında sessizlik. Bir rüzgâr şenliği, kaldırım boylarında oturmuş dingin bir delikanlı. Akşam ve öylesine bulanık gökyüzü.

Takvimin sayfalarını çeviriyorum. Yanından geçen ömürlerin içinden geçen bir yıl. Nefeslerde boğaza gelip takılan bir düğüm ve damarlara inen sıcak bir akıntı. Telaştan yoksun, histerik ve sözlerin bağını salıvermiş. “Bugün bir garipsin” diyor dinleyici. “Sahiden öyle mi? Oysa beni dinlemiyorsun bile…” Akşamında karabasan olup üzerine çöken, tutsak edici bir yorgunluk ve ertesi günün sabahında şakaklarını zonklatan müthiş bir baş ağrısı.

Şimdi mevsimler unutulmuş. Yazların kışlara girdiği yer. Yeniden, bir kez daha, hem ölümüne. Ben yitiğimin dilencisiyim, başka heveslere gözüm tok. Kaldı ki yalvardım kırk gün için ve gözlerinin içine uzun uzun bakıp damarlarımı jiletle kesmeyi diledim. Oysa kırk günlük vademin olduğunu kim söylemiş?

Daha eskilerden duyulan bir şarkı. Hem tınısı denize en yakın olanlardan. Bu kez kurgulanmış, sermaye piyasasında oynanan bir oyundur aşk. Zira kumar değil ki, kazanmanın ihtimali ne ola? Tükeninceye kadar afiyetle yenecek, hesabı hesap gününe, bakiyesi alana, faturası satana kalacak bir yaşam hikâyesidir. Varsın olsun. Zafer meydanı değilse de harp meydanıdır erin yeri.

Kaçışların geri dönüşleri kovaladığı bir günde deniz özlemiyle uyanıp dalgaların sesine koşuyorum. Savaştan çıkma bir şehir gibi deniz. Yeni bir yaşam arayışı içinde ayakta kalan haneleri ateşe verip sırtımı alevlere dönüyorum. Bırakıp giderken son mesajımda söyleyecek sözüm kalmadığı için bir alıntıya sığınıyorum: “…ve yaşamak ta sana dair uzayıp giden cümleler...”

Bahar özlemine dalan günlerden bir gün… Hatırlayışların bilmem kaçıncısı. “Yüzümü tokatlayan rüzgâra aşk şiirleri yazarmışçasına” diyorum bir nehrin kenarında. Yitik sevgiliyi hatırlıyorum yeniden. Ortada kalmışlığımı anlatıyorum hisli kelimelerle. Işıksız gözlerimi, yoksulluğumu, sessizliğimi fısıldıyorum kulaklarına. Hem olanca nezaketimle tutuyorum ellerini. Tenini kokluyorum gözlerim kapalı ve bir gül yaprağının koynunda uykunun hafifliğine bırakıyorum kendimi.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Sükutun Bedeli

Kulaklarında bir siren sesi duydu. Arka arkaya, kesik kesik. Yaşam endişesinden soyutlanmış, olabildiğine vakur bir saatin eşiğindeydi, hem yalnızdı. Kalbi terk etmeler vadisiydi. Cama yapışmış el sallayan bir yolcu gibiydi bu vakitte. Buruk, öfkeli, hassas. Yetimhane camlarının buğusunu gözetleyen bir çocuktu. Anne özlemiyle titreyen hislerle konuşan. Anne; bütün lügatlerde huzur demekti.

Bir kez daha sessizlik. Bırakıp gitmeler. Ölümüne üstelik. Selam büyüsü bozulmuş, gözlerde paranoyak bakışlar, seslerde öylesine bir kekrelik tadı. Bütün gülüşler alaycı, bütün ağlamalar sahte. İnançlar delik deşik. Kandırdı alabildiğine ve erdemlerden bahseden öğütlere tıkadı kulaklarını. Ertelendi yaşam sahnesinde bilmem kaçıncı perde. Işıklar söndü. İçinde kaçışı andıran ayak sesleri yükseldi! Sustu.

Kaçışları onu Zerdüşt’ün mağarasına götürdü. Çıt etmeden on yılını soluk alıp vererek tüketti. Bu süre içinde derisi bir zencinin derisine benzedi. Sonunda bir yılan gibi sürünerek mağarasından çıktı. Dilini toprağa sürterek nasırlarını temizledi. Gözleri ışığa alışınca ormanın içinde yürümeye başladı. Konuşabileceği birilerini arıyordu. Körfeze değin yokuş indi. İçinde öfke ve sorular olmayan kelimeler buldu. Yuvası deniz olan bir martıyla konuştu.

Ah! dedi martı. Eski çığlıklarını andı. Suskunluğa yenik düşmüştü. Kanatlarını kıvırıp öylece bekledi. Günlerce bekledi. Haftalarca bekledi. Keman sustu, ağlayan bebek sustu, martı da sustu. Mavisi gökyüzünü terk ederken çocuk hislerini de alıp yanında götürdü. Tam üç saat martıyla göz göze kaldı. El çırptı adam, martı kanatlarını açtı ve uçtu. Geri dönmesin martı. Sessizliğini bozmasın martı.. Uykusundan uyanmasın!