Başka bir dilde konuşmak ne kadar soğuk. Çeviri cümlelerle konuşuyor olmak ne de sıkıcı. Hiç kullanılmamış kelimelerim olsun isterdim. Yeni anlamlara karışmak, yeni sözcüklerle hitap edecek olmanın heyecanını yaşamak isterdim. Sorular sormak, ne kendime ne bir başkasına sorulmamış. Alıntısız, öznesiz konuşmak. Yüklemin yükünü hafifletmek. Sonunu düşünmeden, hesaplamadan konuşmak.
Aşktan bahsediyordu son izlediğim televizyon programı. Hani şu çölün ortasında yitirdiğimiz bineğimizden. Yalnız süren yolculuğumuzda istemesek te nefes alışımız devam etmekte. Oysa ayaklarımıza bulaşan çamurdan hayıflanmadık hiç. Yitiğimize ağladık, gözlerimizin önünden siluetini eksik etmedik. Gün oldu neredeyse gidenin gittiği yerden geri döneceğine inancımız kalmadı da ardından ahlar çekmeyi dindiremedik. Bu soğukluk evrenin yüzünü değiştirdi. Bizim yüzümüzde halen o şaşkınlığın ifadesi…
Sonunun nereye varacağı bilinmez bir cümledir Gülsuna. Çıplak gözle görsem de resmini çizemediğimdir. Bırakıp gittiği günden beri ne vakit aklıma gelse hakkında paniğe kapıldığımdır. Varlığı hislerime hisler katan, parmak uçlarına kadar hücrelerimi hassaslaştıran, ağlatan, aldatan, anlatandır. Yokluğu nefesimi sıklaştıran, göğüs kafesimi daraltan, midemden başlayıp yukarılara tırmanan bir ağrı, hislere vurulmuş bir kelepçedir. Bu anı ne zaman yaşasam susmak, gözlerimi kapatmak ve bütün devrelerimi yakmak isterim. Bir virüs, hem ölümcül mü ne? İçime damla damla zehir akıtan, bıçağımı tenine sürte sürte körelten, bir ölmez, bir kaçmaz bir tutulmaz gölge. Kahkaham da bir çığlığım da. İkisi de yolunda yürümez, denizi göremez, yatağında boğulur yokluğunda.
Unutuyor, hatırlıyorum. Unutup unutup sonra hatırlıyorum yeniden. Hatırladıkça ileriye, unuttukça geriye gidiyorum. Bu yüzden halen bırakıp gittiğin yerdeyim. Yer aşındı, ayaklarımda nasırlar, adımlarım sayılmaz. Araf’ım, iç çekişim, hesapsızlığım, Gülsunam. Şimdi değilse ne zaman?
Bir gecede yazılanı silmeye bir ömür yetmeyecek anlaşılan. Birbirine ulayıp gerisin geri sarıyorum günleri. İşte dün; kendisi anın değişkenliğine emare. Hipnoz çemberi gözlerin içine bakıp yangından arta kalan külleri savuruyorum olduğum yere. Olmak diyorum, hatıralarında gül bahçeleri yeşertenlerin sözü. Bu sözü ödün/ç/alıyorum. Sözleri çalınanın dudaklarında sessizlik. Bir rüzgâr şenliği, kaldırım boylarında oturmuş dingin bir delikanlı. Akşam ve öylesine bulanık gökyüzü.
Takvimin sayfalarını çeviriyorum. Yanından geçen ömürlerin içinden geçen bir yıl. Nefeslerde boğaza gelip takılan bir düğüm ve damarlara inen sıcak bir akıntı. Telaştan yoksun, histerik ve sözlerin bağını salıvermiş. “Bugün bir garipsin” diyor dinleyici. “Sahiden öyle mi? Oysa beni dinlemiyorsun bile…” Akşamında karabasan olup üzerine çöken, tutsak edici bir yorgunluk ve ertesi günün sabahında şakaklarını zonklatan müthiş bir baş ağrısı.
Şimdi mevsimler unutulmuş. Yazların kışlara girdiği yer. Yeniden, bir kez daha, hem ölümüne. Ben yitiğimin dilencisiyim, başka heveslere gözüm tok. Kaldı ki yalvardım kırk gün için ve gözlerinin içine uzun uzun bakıp damarlarımı jiletle kesmeyi diledim. Oysa kırk günlük vademin olduğunu kim söylemiş?
Daha eskilerden duyulan bir şarkı. Hem tınısı denize en yakın olanlardan. Bu kez kurgulanmış, sermaye piyasasında oynanan bir oyundur aşk. Zira kumar değil ki, kazanmanın ihtimali ne ola? Tükeninceye kadar afiyetle yenecek, hesabı hesap gününe, bakiyesi alana, faturası satana kalacak bir yaşam hikâyesidir. Varsın olsun. Zafer meydanı değilse de harp meydanıdır erin yeri.
Kaçışların geri dönüşleri kovaladığı bir günde deniz özlemiyle uyanıp dalgaların sesine koşuyorum. Savaştan çıkma bir şehir gibi deniz. Yeni bir yaşam arayışı içinde ayakta kalan haneleri ateşe verip sırtımı alevlere dönüyorum. Bırakıp giderken son mesajımda söyleyecek sözüm kalmadığı için bir alıntıya sığınıyorum: “…ve yaşamak ta sana dair uzayıp giden cümleler...”
Bahar özlemine dalan günlerden bir gün… Hatırlayışların bilmem kaçıncısı. “Yüzümü tokatlayan rüzgâra aşk şiirleri yazarmışçasına” diyorum bir nehrin kenarında. Yitik sevgiliyi hatırlıyorum yeniden. Ortada kalmışlığımı anlatıyorum hisli kelimelerle. Işıksız gözlerimi, yoksulluğumu, sessizliğimi fısıldıyorum kulaklarına. Hem olanca nezaketimle tutuyorum ellerini. Tenini kokluyorum gözlerim kapalı ve bir gül yaprağının koynunda uykunun hafifliğine bırakıyorum kendimi.